Çemberde Müzik ve Kuzguncuk

DSC_0008 (Large)Yoldayım. Bir yaz akşamı havası, deniz kenarı. İnsanlar ve cümbüşlerle dolu. Üsküdar’dayım. Yeni bir deneyime doğru ilerlemenin heyecanı içindeyim. Çantamda defterim, kalemim ve fotoğraf makinem. Üşürsem diye bir de kahverengi atkı.

Üsküdar’dan Kuzguncuk’a doğru yürüyorum; türküsünü* mırıldanarak…

Kuzguncuk’a yaklaştıkça, hazinesini bulupta ve ona yaklaşan bir korsan gibiyim. Sadece daha dingin ve zararsızca. Güzelliklerin beklediğini hisseden usta balıkçılar tadında.

Kuzguncuk’un ortasında bir çınar. İstanbul gibi yıllara meydan okurcasına ayakta duruyor. Burası İstanbul’un eski zamanlarını anımsatan, ruhunu henüz yitirmemiş kalan cennetlerden.

Sahilini görmüştüm de, bugün sokaklarına dalıyorum. Cumba balkonlu tahta evler, kahvehaneler, restoranlar ve kediler, köpekler…

Evlerin bahçeleri çiçeklerle dolu olmalı ki, nefes aldıkça misler gibi kokuyor rüzgar!

DSC_0025 (Large)Yeni tanıştığım Çember’den Eda ile birlikte Nisan imece çocuk bahçesini arıyoruz. Tarihi bir konak havasındaki eve giriyoruz. Bizleri Ömer ve tahtadan yapılmış cüceler karşılıyor. Tüm objeler ve yiyecekler, eskiye bağlı doğallıkla işlenmiş. Çemberin olduğu odadaki oyuncaklar dikkatimi çekiyor. Her şey neredeyse el yapımı. Çocuklar neşeyle oynuyor, sevgiyle, bize öğretilenin aksine doğru bir eğitimle büyüyor.

20140501-161829.jpg

Read more

Selanik

Anladım. Bir insan hayatını paylaşacağı eşi, kendisini adayacağı işi nasıl ararsa, özünden gelen yaşayabileceği yeri de ararmış.

Ben onu Selanik’te buldum. Dedelerimiz buralardan gelip, İzmir’e yerleşmişler. Mübadele yıllarında neden özellikle Selanik ile İzmir arası göçün gerçekleştirildiğine şaşmamak gerek.

Şu masadaki yemekler, içecek ve dostluğun tadını başka hangi kültürün sofrası verebilir ki? Biz Ege’liyiz. Bizim hikayemiz Ege denizinin karşılıklı iki yakasında yaşanan, tarihin yazdığından farklı bir evveliyata dayanır. Dostlukların, tavernaların, müziklerin, tatların, dansların kardeşliğini anlatır. İçinde özlemler vardır…

Atatürk’ün doğduğu evin manevi değeri o kadar büyükmüş ki, içine girer girmez etkilendim. Öylece durdum ve daha doğru düzgün etrafıma bile bakmamışken yazmaya başladım. Nasıl bir ebeveyn çocuğunun kılına bir zarar gelsin istemezya; bir savaş ya da felaket olsa bu evin başına hiçbir şey gelmesi düşüncesini kabullenemedim. Biz onu korumalıyız dedim içimden. Zarar görmesine İzin vermemeliyiz. Çünkü Atatürk o kadar değerli bir insan ki. O öyle kalbimizdeki. Bir mabedim olsa burası olurmuş. Ama tüm mabetlerden öte, sen bizim kalbimizdesin. Öyle ki toprak olsak; ruhumuzla tekrar tekrar can bulacaksın. Sen ne kadar onurlu bir insanmışsın Atam!

Hissediyorum ki; yolum buralara yine düşecek, kim bilir hayatımızın bir bölümü belki burada geçer? Zaten hep var olacak arkadaşlıkların tohumları atıldı, onlar sulanmak ister.

Her geçen gün hayatımda aradığım, o eksikliğini duyduğum özlemlerden bir parçasını daha bulmanın huzuru ve mutluluğu içindeyim. Anlıyorum ki o tüm sabırlar, emeklerin her birinin bir nedeni varmış. Üzülüyorum, yalnızlıkları yaşıyorum. Ama her yeni gün ayağa kalkıyorum. Bakıyorum ki güneş doğmuş, yaşanacak şeyler var. Öğrenilecek ve de paylaşılacak.

Size verebileceğim sahip olduğum yegane zenginlik bu? Fazlası olursa, onu da paylaşmayı öğrenmek isterim.

Özgür ve kültürünle yaşa. Dünya’nın yaşayan tüm kentleri!

Bora Eke
(Selanik, Yunanistan – Nisan 2014)

Masallar

Bizler evrenin,
Büyük kalpleri ile doğan
ve akıllı olmayı öğrenen
Devleri ve cüceleriydik.

Aklı selim olmak kolay değil de
Rastlanmaz da değildi.
Ancak bizler için esas olan
Kalplerdeki tozu silebilmekti.

O tılsımla yola çıkmak
Kaybolmak, bulmak, yeniden kaybolmak defalarca
Ama inancını, hiç yitirmemek.

Gri binaların, metal arabaların içinden sıyrıl
Gel gönüllerin dergahında buluşup
Hayallere dalalım
Burada hepimiz bir, eşitlik serbest.

Hem mabedin sevgi, aklın hür olduktan sonra
Hangisi gerçek, hangisi hayal kim bilebilir ki?

Bora EKE
(İstanbul – Türkiye, 20.04.2014)